MECAZ ANLAMA DAYALI SANATLAR

Mecaz (Değişmece)

Sözcükleri veya sözcük gruplarını bilinen (gerçek) anlamlarından başka anlamlarda kullanmaya mecaz denir.

Mecaz, günlük konuşmalarımızda, şiirsel anlatımlarda çok sık kullanılan bir sanattır.

Örnekler:

Açık pencerenin önünde saatlerce denizi seyrettim. (gerçek anlam)

Açık konuşma zamanının geldiğine inanıyorum. (mecaz anlam)

İşe geç kalan çırağı görünce, usta iyice köpürmüştü.

Artık, seni gördü mü çenesi açılır.
Bize karşı neden soğuk davrandığınızı anlayamadık.

Yüreğime kördüğümler atıldı
Çözemedim, çözülmüyor sultanım

Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması)

Bir sözün, benzetme amacı güdülmeden, başka bir söz yerine kullanılmasına mecaz-ı mürsel (düz-değişmece) denir.

Mecaz-ı mürselde de sözler gerçek anlamlarının dışına çıkmaktadır. Bu sanat söylenenle kastedilen sözcükler arasındaki anlam ilgisine dayanmaktadır.

Örnekler:

Sınıf, yeni öğretmeni merakla bekliyordu.

Ülkeler ancak kalem ve kılıç ile varlıklarını sürdürebilirler.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta
Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta.

Ankara, Kıbrıs konusunda temkinli davranıyor.

Dilerim Tanrıdan ki, sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun

Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Naklediyor yâdını gelen geçene
Bu hayalde uyur Bursa her gece

Güç bela bir bilet aldım gişeden
Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan

Çaydanlık kaynıyor, ocağı kapatabilirsin.

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtabı sürükledik sularda

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal

Evet, oğlum Hoca sevmezdi, bilirim sarayı
Ama sövmezdi de hoşlanmadığından dolayı

Teşbih (Benzetme)

Aralarında ilgi kurulabilen iki kavramdan, ilgili oldukları konuda zayıf olanı güçlü olana benzetmeye teşbih denir.

Teşbih, bir karşılaştırmadır. Teşbihin, teşbih olabilmesi için karşılaştırılan iki şeyin bir benzetme yönünde birleşmesi şarttır. Aralarında ortak nitelik bulunmayan şeyler karşılaştırılsa bile teşbih (benzetme) oluşmaz.

Benzetmenin dört öğesi vardır:

Temel Öğeler:

Benzeyen (zayıf unsur)
Kendisine benzetilen (kuvvetli unsur)

Yardımcı Öğeler:

Benzetme yönü (iki varlık arasındaki ortak yön)
Benzetme edatı (gibi, kadar, sanki misal, tıpkı, benzer, andırır, adeta …)

Örnek:

Ah bu türküler, köy türküleri
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz

Benzeyen: Köy türküleri

Kendisine Benzetilen: Ana sütü

Benzetme Yönü: Candan, temiz

Benzetme Edatı: Gibi

Benzetme dört türlüdür:

a) Ayrıntılı Benzetme (Teşbih-i mufassal): Dört öğesi de bulunan benzetmedir.

Örnek:

Sular öyle temiz ki, annemin yüzü gibi.

Benzeyen: Sular

Kendisine Benzetilen: Annemin yüzü

Benzetme Yönü: Temiz

Benzetme Edatı: Gibi

b) Kısaltılmış Benzetme ( Teşbih-i mücmel): Benzetme yönü olmayan, diğer öğeleri olan benzetmedir.

Örnek:

Şenyuva Apartmanı bodrum katı
Kutu gibi bir dairede otururlar.

Benzeyen: Daire

Kendisine Benzetilen: Kutu

Benzetme Edatı: Gibi

c) Pekiştirilmiş Benzetme (Teşbih-i müekked): Benzetme edatı olmayan, diğer öğeleri olan benzetmedir.

Örnek:

Yollar köyleri saran eskimiş çerçeveler

Benzeyen: Yollar

Kendisine Benzetilen: Eskimiş çerçeveler

Benzetme Yönü: Saran

d) Yalın Benzetme (Teşbih-i Beliğ):Sadece temel öğelerle (benzeyen, kendisine benzetilen) yapılan benzetmelere denir.

Örnek:

Serviler içinde bir alev Emirsultan

Benzeyen: Emirsultan

Kendisine Benzetilen: Bir alev

İstiare (Eğretileme)

Temel öğelerden (benzeyen, kendisine benzetilen) sadece biri söylenerek yapılan benzetmeye istiare denir.

İstiare, bir sözün, benzetme amacıyla, başka bir söz yerine kullanılması olarak da tanımlanabilir.

Örnek:

Yuvayı yapan dişi kuştur.

İki türlü istiare vardır:

a) Açık İstiare:

Sadece kendisine benzetilen kullanılır.

Örnek:

Havada bir dost eli okşuyor tenimizi

b) Kapalı İstiare:

Sadece benzeyen kullanılır.

Örnek:

Tohum altta nefes nefese
Kulağı gök gürültüsünde

Temsili İstiare:

Teşbih öğelerinden yalnız birisiyle ve birden çok benzerlik (benzetme yönü) gösterilerek yapılan istiareye temsili istiare denir.

Temsili istiarede bir davranışın, eylemin, düşüncenin simgelerle canlandırılıp somut hale getirilmesi söz konusudur.

Örnek:

Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa, anlatın
Ram etmek isteyenler o mağrur, asil atın
Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da
Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da
Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri
Son şanlı macerasını tarihe anlatın
Zincir içinde bağlı duran kahraman atın
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Asrın baş eğdi sandığı at, şaha kalkıyor

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

Benzeyen Kendisine Benzetilen

Türk ulusu At
Hücuma geçme Şaha kalkma
Kurtuluş Savaşı Son şanlı macera
Düşman Seyis

At ==> Türk Milleti

Kinaye (Değinmece)

Bir sözün, benzetme amacı güdülmeden, hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanılmasına kinaye denir.
* Kinayede asıl kastedilen, mecaz anlamdır.

Örnekler:

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Gerçek Anlam: Ateşin olmadığı yerde duman da yoktur.
Mecaz Anlam: Kimi küçük belirtiler, işaretler suç niteliğindeki olayların habercisidir.

Gül dikensiz olmaz.

Gerçek Anlam: Her gülün dikeni vardır.
Mecaz Anlam: Her sevilen şeyin bazı pürüzlü, sevgiye engel olan yanları vardır.

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak

Bu dizelerde “ocak” sözcüğü kinayeli kullanılmıştır.

Gerçek Anlam: Ateş yakılan yer
Mecaz Anlam: Aile

Bulamadım dünyada gönle mekân
Nerde bir gül bitse etrafı diken

Bu dizelerde kinaye vardır. “Gül” ve “diken” sözcükleriyle kinaye yapılmıştır. Gerçekte her gülün etrafında diken de vardır. Bu gerçek anlamdır; ama kastedilen bu değildir. Bundan hareketle me-caz anlam anlatılmak istenmiştir: Nerede bir iyilik, güzellik varsa onun etrafında kötülükler de vardır.

Dadaloğlu’m der ki belim büküldü
Gözümün cevheri yere döküldü

Birinci dizede “beli bükülmek” sözlerinde kinaye vardır. Gerçekte Dadaloğlu’nun ihtiyarlık veya hastalık nedeniyle beli bükülmüş olabilir. Ama şairin anlatmak istediği bu değildir. O, çektiği sıkıntıların büyüklüğünü, çokluğunu anlatmak için “beli bükülmek” sözlerini kullanmıştır.

Dilber bezme (meclise) gelince yüzü güldü aşıkın.

Bu dizede “yüzü güldü” sözleri ile kinaye yapılmıştır. Burada an-latılmak istenen sevgilinin geldiğini gören aşığın “gülme”si, “bu duruma çok sevinmesi” dir.

Seydi Fakıllı köyünde kadınlar su çeker gayya kuyusundan
Uyan Anadolu’m uyan ölüm uykusundan

Bu dizelerde “uyanmak” sözcüğü ile kinaye yapılmıştır. Şair, Anadolu insanını ölüm uykusundan uyandırmaya çalışırken, asıl anlatmak istediği sözcüğün mecaz anlamıdır. Çünkü burada “uyanmak” sözcüğü ile halkın bilinçlenmesi, ezilmişliğinin far-kına varması anlatılmak istenmiştir.

Yine parmağım ağzımda kaldı
Masumluk akıyordu yüzünden

Bu dizelerde “parmağım ağzımda kaldı” deyimiyle kinaye yapıl-mıştır. Burada deyim gerçek anlamının dışında, mecaz anlamıyla kullanılarak kinaye yapılmıştır. Şair sevdiğine olan hayranlığını “parmağım ağzımda kaldı” sözleri ile ifade etmiştir. Gerçekte de şairin parmağı ağzında olabilir, ama esas anlatmak istediği hayranlığıdır.

Yahya Kemal yokuş tırmanırken terlemiş, şişman ve ağır vücudunu taşıyamaz olmuştu. Tam o sırada ma-halle bakkalının önündeki sandalyeyi görüp oraya oturdu. Yağlı bir müşteri kazandığına memnun olan bakkal kibarca sordu:
– Ne alırsınız efendim?
– İzin verirseniz biraz nefes alacağım.

Bu parçada “yağlı” sözcüğü ve “nefes almak” sözleriyle kinaye yapılmıştır. Gerçekte Yahya Kemal şişman olduğu için yağlı bir vücuda sahiptir. Ama burada esas anlatılmak istenen onun zengin, paralı biri olmasıdır. “nefes almak” soluk almak ve “dinlenmek” anlamına gelir. Şair, bu sözle sözcüğün yakın anlamını (soluk almak) söyleyerek uzak anlamını (dinlenmek) anlatmak istemiştir.

– Ey benin sarı tamburam,
Sen ne için inilersin
– İçim oyuk, derdim büyük;
Ben onun’çün inilerim.

Tambur, yay ve mızrapla çalınan, uzun saplı, telli bir çalgı çeşidi-dir. Ceviz, maun, pelesenk, kelebek gibi ağaçlardan, oyularak yapılır. Dolayısıyla gerçekte tamburun içi oyuktur. Burada “içim oyuk” sözüyle bu gerçeklik de anlatılır, ama esas anlatılmak iste-nen kişinin “çok üzgün” olmasıdır.

Gönlüm gibi ey name yarda kaldın
Baş üzre yerin var ham-ı destanda kaldın

Önce şiirin anlamını söyleyelim: Ey mektup, gönlüm gibi sen de yarda kaldın, sen ise sarığın kıvrımlarında kaldın. Şiirde “baş üzre yerin var” sözleri ile kinaye yapılmıştır. Gerçekte mektup başın üzerinde olabilir. Mecaz olarak ise önem verme söz konusudur. Zaten esas anlatılmak istenen de budur. Sevgiliye verilen ya da ondan gelen mektubun önemli olduğu vurgulanmaktadır.

Teşhis (Kişileştirme)

İnsan dışındaki varlıkları insan gibi düşünerek, insana özgü nitelikleri o varlıklara yakıştırarak söz söyleme sanatına teşhis (kişileştirme) denir.

Örnekler:

1- Dinmiş denizin şarkısı, rüzgâr uyumakta
Rıhtım boyu sonsuz bir üzüntüyle karaltı
Mevsim gibi süslenmiş Emirgan, Çınaraltı

2- Tarihin dilinden düşmez bu destan
Nehirler gazidir, dağlar kahraman
Her taşı yakut olan bu vatan
Can verme sırrına erenlerindir

3- Durgunca bir deniz sahilleri öper
Söner ufuklarda sevdalı bir kemer
Yıldız gibi uçar ateşböcekleri
Gecenin gözyaşı öper çiçekleri

4- Ufukta günün boynu büküktü

5- Dağlara yaslanıp yatan güneşi
Yaralı, hastadır, yorgundur sandım

6- ne vakit Maçka’dan geçsem,
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi.

7- Bütün kusurumu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor

8- Gül hasretinle yollara tutsun kulağını
Nergis gibi kıyamete dek çeksin intizar

9- Kış, Ada’nın her tarafına yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız, karayel… halinde seferber ettiği zaman; öte yakadaki yaz, pılısını pırtısını yeni toplamış, bir kenara, oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştu.

İntak (Konuşturma)

İnşan dışı varlıklara insan kişiliği kazandırılırsa “teşhis” yapılmış oluyordu. Bu varlıklar bir de konuşturulursa “intak” yapılmış olur.

Örnekler:

1- Küçük bir çeşmeyim yurdumun
Unutulmuş bir dağında
Hiç kesilmeyecek suyum
Yıldızların aydınlığında
Boyuna akar dururum.

2- Bahar gelip her yan güldü
Çiçekleri biraz kucaklayım
Deyip kuşçuk her yana baktı
Sakin gökte kanat çırptı

3- Kulağının dibinde haykırdı fırtına:
Isınmak istiyorsan toprağı çek sırtına

4- Arı sordu: Şen kelebek
Neden böyle süslenerek
Çiçeklere seslenerek
Uçuyorsun benek benek

5- Bir gece misafirim olsan yeter
Dolar odama lavanta kokusu
Soğur sevincinden sürahideki su
Ay pencerede durup durup güler

6- Bir dala konmuştu karga cenapları
Ağzında bir parça peynir vardı
Sayın tilki kokuyu almış olmalı
Ona nağme yapmaya başladı
Ooo Karga Cenapları, merhaba
Ne kadar güzelsiniz, ne kadar şirinsiniz
Gözüm kör olsun yalanım varsa
Tüyleriniz gibiyse sesiniz
Sultanı sayılırsınız bu ormanın
Keyfinden aklı başından gitti Bay Karganın
Göstermek için güzel sesini
Açınca ağzını düşürdü nevalesini

Tariz

Bir kimseyi iğnelemek amacıyla, bir sözü karşıt anlamını düşündürecek biçimde kullanmaya tariz denir.

Tarizde güzel ve hoş bir şekilde ifadenin yönünü değiştirerek sitemde bulunma söz konusudur. Örneğin çok cimri bir kişi için “Ne kadar cömertsiniz!” demek bir tarizdir. Burada cimri kişi ile ilgili olarak “Ne kadar cömertsiniz.” denerek, söz söylenen kişi karşılık vermekten mahrum bırakılır ve psikolojik bir etki altına alınmış olur.

Tariz sanatında söz gerçek ya da mecaz anlam yerine doğrudan zıddıyla kullanılır. Sözün gerçek anlamı doğru görünse de amaç, onun zıddının anlaşılmasını sağlamaktır. Bu sanatın etkili olması için nazik ve nükteli bir şekilde söylenmesi gerekir.

Örnekler:

Her nere gidersen eyle talanı
Öyle yap ki ağlatasın güleni
Bir saatte söyle yüz yalanı
El bir doğru söz söylerse inanma

Bu dörtlükte şair, tariz sanatı ile okuyucuya öğüt vermektedir. Evet, bu dörtlükte şair sanki okuyucuya “talan eylemesini, gülenleri ağlatmasını, yalan söylemesini, başkalarının sözüne inanmamasını” öğütler gibidir. Ama şair, burada anlattıklarının tam zıddını öğütlemektedir aslında.

Bir yetim görünce döktür dişini
Bozmaya çabala halkın işini
Günde yüz adamın vur kır dişini
Bir yaralı sarmak için yeltenme

Şair aynı zamanda “yetime zarar verenleri, halkın işini bozanları” da eleştirmektedir. Burada verilen anlamın tam karşıtı bir anlam vardır: Yetimi incitme, halka yardım et, insanlara iyi davran…

NOT: Tarizde sözün gelişiyle gerçek anlamların dışında, anlamın tam karşıtı bir anlam verme söz konusudur.

Gördüğüm şeyi asla sezemem
Korku bilmem hiç yalnız gezemem
İcap etse kendi adım yazamam
Kâtiplikte gayet iştirahım var

Bu dörtlükte şair, korkak kişilerin cesur, cahil insanların bilgili görünmesini tariz sanatı ile anlatmış, böyle kişileri üstü kapalı bir şekilde eleştirmiştir.

Bu büyük romancımızın hemen her yapıtında tarihsel gerçeklere aykırı birçok şey bulabilirsiniz.

Cümlede “büyük” sözcüğü karşıt anlamını düşündürecek şekilde kullanılıyor ve romancı eleştiriliyor.

Aferin oğlum Ahmet,
Bu yolda devam et!
Herifçioğlu Sen Mişel’de koyuvermiş sakalı
Nitsin Mahmut Makal’ı

Şiirde “Bu yolda devam et” sözü tarizli kullanılıyor. Ahmet, Fransa’ya gidince köyünü, ülkesini unutmuş; gününü gün etmeye başlamıştır. Şair, oğlunun bu tutumunu eleştiriyor.

Osmanlı’nın son dönem sadrazamlarından Ali Paşa, Girit seferinde başarı gösteremeden döner. Ali Paşa’yla arası hiç iyi olmayan Ziya Paşa bu olay üzerine şu dizeleri yazar:

“Vermedi ablukada şan-ı donanmaya halel
İngiliz devletine olsa sezadır amiral”

İlk dizede şair “Donanmanın şanına leke kondurmadı.” demek suretiyle Ali Paşa’nın, Türk donanmasının şerefini hiçe indirdiğini anlatıyor. İkinci dizede de “İngiliz donanmasına amiral olsa yakışır.” diyerek Ali Paşa’nın bir donanmayı idare edecek kapasitesi olmadığını vurguluyor.

Mehmet Akif Mısır’da iken, yakın dostu Ferit Bey’den hiç mektup alamaz. Ancak Akif’in annesi İstanbul’da vefat edince Ferit Bey’den bir taziye mektubu alır.

Mektuba cevap yazan Akif şöyle der:
“Yahu senden ses seda çıkması için bizim evden cenaze çıkması mı lazım?”

Teşbih (Benzetme)

Aralarında ilgi kurulabilen iki kavramdan, ilgili oldukları konuda zayıf olanı güçlü olana benzetmeye teşbih denir.

Teşbih, bir karşılaştırmadır. Teşbihin, teşbih olabilmesi için karşılaştırılan iki şeyin bir benzetme yönünde birleşmesi şarttır. Aralarında ortak nitelik bulunmayan şeyler karşılaştırılsa bile teşbih (benzetme) oluşmaz.

Benzetmenin dört öğesi vardır:

Temel Öğeler:

Benzeyen (zayıf unsur)
Kendisine benzetilen (kuvvetli unsur)

Yardımcı Öğeler:

Benzetme yönü (iki varlık arasındaki ortak yön)
Benzetme edatı (gibi, kadar, sanki misal, tıpkı, benzer, andırır, adeta …)

Örnek:

Ah bu türküler, köy türküleri
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz

Benzeyen: Köy türküleri

Kendisine Benzetilen: Ana sütü

Benzetme Yönü: Candan, temiz

Benzetme Edatı: Gibi

Benzetme dört türlüdür:

a) Ayrıntılı Benzetme (Teşbih-i mufassal): Dört öğesi de bulunan benzetmedir.

Örnek:

Sular öyle temiz ki, annemin yüzü gibi.

Benzeyen: Sular

Kendisine Benzetilen: Annemin yüzü

Benzetme Yönü: Temiz

Benzetme Edatı: Gibi

b) Kısaltılmış Benzetme ( Teşbih-i mücmel): Benzetme yönü olmayan, diğer öğeleri olan benzetmedir.

Örnek:

Şenyuva Apartmanı bodrum katı
Kutu gibi bir dairede otururlar.

Benzeyen: Daire

Kendisine Benzetilen: Kutu

Benzetme Edatı: Gibi

c) Pekiştirilmiş Benzetme (Teşbih-i müekked): Benzetme edatı olmayan, diğer öğeleri olan benzetmedir.

Örnek:

Yollar köyleri saran eskimiş çerçeveler

Benzeyen: Yollar

Kendisine Benzetilen: Eskimiş çerçeveler

Benzetme Yönü: Saran

d) Yalın Benzetme (Teşbih-i Beliğ):Sadece temel öğelerle (benzeyen, kendisine benzetilen) yapılan benzetmelere denir.

Örnek:

Serviler içinde bir alev Emirsultan

Benzeyen: Emirsultan

Kendisine Benzetilen: Bir alev