Matbaanın Osmanlı Devleti’ne geç gelmesinin nedenleri nedir?

Matbaanın Osmanlı Devleti’ne geç gelmesinin nedenleri nedir?

MATBAANIN OSMANLI DEVLETİNE GEÇ GELMESİNİN SEBEBLERİ
* İslama karşı çevreler kasıtlı olarak, “İslâm’ın yeniliğe, gelişmeye engel olduğunu” iddia ederek, matbaanın da ülkemize geç gelmesine dinimizin engel olduğunu iddia ederler. Bu İslâmiyet’i “gerici, ilme set çeken bir din” olarak gösterme gayretinden başka bir şey değildir. Matbaanın Osmanlılara girmesine Sultan lll.Ahmed zamanında Şeyhülislâm Abdullah Efendi bizzat fetva vermiş ve matbaanın biran önce kurulmasına teşvik etmiştir. * Burada Osmanlıya matbaanın girişi üzerinde duralım.Osmanlıya matbaanın geç geldiği doğrudur. Bunun elbet bir kısım sebep ve gerekçeleri vardır. Yalnız şunu hemen belirtelim ki, Osmanlılarda ilk kurulan matbaa İbrahim Müteferrika’nın kurduğu matbaa değildir. Azınlıklardan Yahudiler 1495’te Selanik’te 1505 ve daha sonraki tarihlerde İstanbul’da birçok matbaa kurmuşlardı. 16. Yüzyılda Musevilerle birlikte Rum, ermeni, Romen gibi azınlıkların da matbaaları vardı. Bunlara en küçük bir müdahale dahi yapılmamıştı. Fakat ilk resmî matbaayı kurabilmek için daha çok beklemek gerekecekti. Bunun en önemli sebebi imparatorlukta bir hattatlar ordusunun bulunuşuydu. Sadece İstanbul’da 90 bin hattat vardı. Matbaanın yapacağı işleri onlar fazlasıyla görebiliyor. Onun için de matbaaya ihtiyaç duyulmuyordu.
Mesele tamamen ekonomikti. Böylece bir anda matbaaya geçiş bu kadar insanın aç ve işsiz kalması demek olurdu. O tarihlerde yapılan divitle kalemin sembolik cenaze merasiminde, hattatların açıkça işsiz kalacaklarını ilân edişleri de bu gerçeğin dile getirilmesinden başka bir şey değildir. Gerçek bu olunca meseleyi taassuba dayandırmak insafla bağdaşmaz.
Ayrıca 3. Murad zamanında yurt dışında basılmış Osmanlıca, Arapça, ve Acemce eserlerin Osmanlı ülkesinde serbestçe satılışı, üstelik azınlıkların matbaalarına ses çıkarılmayışı işin kökeninde taassup olmadığının açık delillerindendir.
* İslâm dîninden haberi olmıyan fen taklîdcileri, fen yobazları, gençleri aldatmak, dinden çıkarmak için yalan ve iftirâlarla saldırıyorlar. Din adamlarına yobaz, gerici diyorlar. Din adamları, fen düşmanıdır diyorlar. İslâm kitâblarını okuyan, islâm dîninin ileri, üstün bilgilerini anlıyan, insâflı bir fen adamı, bu yalanlara aldanmaz. Onların kötü niyyetlerini, dost görünen sinsi düşman olduklarını hemen anlar ise de, din bilgisi az olan, ana baba yuvasından bilgi almayan zevâllılar, bu alçakların tuzaklarına düşmekde, felâkete sürüklenmekdedir.
Mekteb çocuklarını, (Avrupada matba’a yapılırken, kitâblar basılırken, bizdeki sarıklı, sakallı, kara kafalılar, matba’a günâhdır, gâvur îcâdıdır diyerek yapdırmadılar. Yıllarca geri kalmamıza sebeb oldular. Müslimânlık, çöl kanûnu, türklüğe çok zarârlı oldu) diyerek, dinsiz, îmânsız yetişdirmek istiyorlar. İslâm düşmanlığı aşılıyorlar. İslâmiyyete, ilm, fen, ahlâk yolundan saldıramadıkları için, böyle alçakça yalanlar düzüyorlar, körpe dimâgları zehrliyorlar. Her iftirâları gibi, bu sözlerinin de yalan olduğu meydândadır. Kara zihniyyet dedikleri islâm âlimlerinin en yüksek temsîlcileri olan Osmânlı şeyh-ul-islâmlarından elliyedincisi, Yenişehrli Abdüllah efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, matba’a açmak, kitâb basmak için kendisine soruldukda, bakınız nasıl cevâb vermişdir: İbrâhîm-i Müteferrika adındaki Macar asllı bir müslimân, İstanbulda 1139 [m. 1725] de ilk matba’ayı kurmak isteyince, şeyh-ul-islâma soruluyor: (Kitâb basma san’atını iyi bildiğini söyliyen bir kimse, lügat, mantık, astronomi, fizik ve benzerleri âlet ilmleri kitâblarının harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıdların üzerine basarak, bu kitâbların benzerlerini elde ederim dese, bu kimsenin böyle kitâb basmasına islâmiyyet izn verir mi?). Şeyh-ul-islâm Abdüllah efendi, cevâbında: (Kitâb basma san’atını iyi bilen bir kimse, bir kitâbın harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıdlara basmakla, bu kitâbdan az zemânda kolayca, çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitâb yazılmasına sebeb oluyor. Fâideli bir iş olduğundan, islâmiyyet bu kimsenin bu işi yapmasına izn verir. Kitâbda yazılı ilmi bilen birkaç kişi, önce kitâbı tashîh etmelidir. Tashîh etdikden sonra basılırsa, güzel bir iş olur) buyurmuşdur. Bu cevâb, (Behcet-ül-fetâvâ) kitâbının (Hazar ve lebs) faslında yazılıdır. İslâm dîninin ilme, fenne nasıl kıymet verdiğini göstermekdedir. Matba’a 851 [m. 1447] de, makinaları ise, 1192 [m. 1778] de keşf edildi. Kâğıd 130 [m. 747] de keşf edildi.
*********
Matbaanın Osmanlıya geç girmesinin sebeplerinden birisi bizzat İslam dininin kendisi olduğu, hakim bir görüş olarak zaman zaman ileri sürülmüştür. Ancak bütün bu iddialar yersiz olup hiçbir ilmî değer taşımamaktadır. Zira İslam-Türk kültür ve medeniyet tarihin derinliklerine nüfuz ederek muhtelif devirlerdeki devrini yakînen tetkik edersek, İslamiyet’in, bilginin üstünlüğü hakkında veciz esaslar ortaya koyduğunu ve her zaman ilerlemeyi teşvik etmiş olduğunu görürüz. Bu dinin kendi peygamberine (ASM) meâlen “Hem dünyayı hem ahireti dileyen ilme sarılsın.” Şeklindeki beyanları bunu açıkça ifade eder. İlme, müsbet dünya görüşüne ve ilerlemeye müstesna bir ehemmiyet vererek her halükârda cemiyetlerin, fertlerin fikri gelişmelerini teşvik etmiş olan İslamiyet’in matbaa teşebbüsünü dine aykırı bularak reddetmesi düşünülemez. Şu halde matbaanın açılması hadisesi din tartışmaları gibi bir hadise değildir. Aksine, iyi bir gelişme sayılan bir iş “ Din tarafından engellendi” diyerek kasıtlı bir hüküm vermek kolay, fakat hiçbir zaman doğru olmayan hem de ilim ve tarihe aykırı bir tutumdur.
Avrupa kültür tarihinde dönüştürücü bir rol oynadığı düşünülen matbaanın Osmanlı topraklarında epey farklı bir serüveni olmuştur. Ancak bu farklılık pek çok kişinin sandığı gibi matbaanın Osmanlı kitap dünyasına iki buçuk yüzyılı aşkın bir “gecikme”yle girmesine indirgenemez, indirgenmemelidir de.
Öncelikle, matbaanın Osmanlı kültür hayatına ilk olarak 1726′da, İbrahim Müteferrika’nın çabalarıyla girdiği pek sık tekrar edilen, ancak hiç de doğru olmayan bir klişedir. Bu klişenin bu kadar tutmasının sebebi “Osmanlı”nın çok yanlış bir şekilde Müslüman Osmanlılar’la bir tutulmasından ileri gelir. Oysa bu dar çerçeveyi bırakıp Osmanlı toplumunun çok dilli, çok dinli yapısı dikkate alındığında ortaya çok daha karmaşık bir hikaye çıkar.
Gerçekte, matbaanın Osmanlı topraklarına girmesi ilk olarak 1494′de Osmanlı topraklarına İspanya’dan göç eden Seferad Yahudilerin İstanbul’da bir matbaa kurmasıyla gerçekleşir. Bu matbaayı 1527′de o zamanlar yoğun bir Yahudi yerleşmesi haline gelen Selanik’te bir matbaa ve 1530′da yine Istanbul’da bir başka matbaa izler. Bu matbaalarda İbranice ve Latince, ağırlıklı olarak dini kitaplar, ama bunların yanısıra lugatler ve tarihler de basılır.
İstanbul’daki ilk Ermeni matbaası ise 1567′de kurulur ama ancak kısa bir süre faaliyet gösterir. Bundan kısa bir süre sonra, 1587′de, Venedik’te yerleşmiş Ermenilerin kurdukları matbaa daha uzun ömürlü olur. Yine de Ermenice matbu kitapların manastırlarda çoğaltılan yazma kitaplara göre önem kazanması, ancak 18. yüzyılda, yeni teknolojilerle İstanbul’da tekrar Ermenice bir matbaa kurulması ve İstanbul’un Ermeni basım hayatının merkezi olmasıyla gerçekleşir.

Benzer şekilde, Rum Ortodoks cemaatinin matbaa serüveni de Latinlerin idaresi altında yaşayan Rum Ortodoksları arasında başlar; Rumca basılan ilk eser 1509 tarihli olmakla birlikte İstanbul Rumlarının Londra’dan getirttikleri aletlerle başkentte bir matbaa kurmaları 1627′yi bulur.

Osmanlı Devleti’ne matbaa 1727 yılında değil, daha erken tarihlerde gelmişdir. Müslümanların eserlerini basdıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727 dir. ancak yahudiler 1488 yılından itibaren, ermeniler 1567 yılından itibaren, rumlar da 1627 yılından itibaren, matbaalarını kurmuşlardır. hatta ll.Bayezid zamanında 19, yavuz sultan selim zamanında 33 kitap basılmıştır. bu kitapların üzerinde, “ll.Bayezid’in himayelerinde basılmışdır.” ibaresi yer almaktadır.

lll.Murad, Arap harfleriyle basılan Geometriye dair Usul’ül- Oklidis kitabının serbesce satılması için 996/1588 tarihli fermanla izin ve müsade vermişdir.

lV. Murad zamanında İstanbul’da bir matbaa kurulması için istendiği ve bu iznin verildiğini Mustafa nuri paşa kaydederken, Enderun tarihçisi Ata da, ilk resmî matbaa teşebbüslerinin lV. Murad zamanında başladığını ve ancak netice 1727 yılında ulaşıldığını anlatmaktadır. Bu bilgiler, osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünü reddetmektedir. o halde, osmanlı devletindeki matbaanın değil, belki resmî matbaanın kuruluşunun tarihi 1727 dir. yoksa matbaa Avrupada Gutenberg tarafından kurulan müesseseden 33 yıl sonra osmanlı ülkesine girmiş ve çok sayıda kitap da basılmışdır. Kısaca Arap harfleriyle olmak üzere XV. asırdan itibaren İstanbul’da, Halep’de ve 1514 den itibaren de bazı Avrupa şehirlerinde kitablar basılmışdır.

Netice olarak, matbaa 272 sene değil 33 sene sonra osmanlı devletine girmişdir. Ancak resmî matbaanın kurulması ve kitap basılması, zikredilen sebeplerle maalesef 200 yıl veya düzenli matbaa hesaba katılırsa 272 yıl gecikmişdir. Televizyonun Türkiye’de ve hem de 20. Yüzyılda elli sene geciktiği ve internetin ancak 20 yıl gecikmeyle ülkemize girdiği, belli sebeplerle nasıl açıklanıyorsa, matbaanın gecikmesi de öylece açıklanabilir. Yoksa islamiyetin ilme ve teknolojiye karşı çıkma iddialarıyla bunun ilgisi yoktur.

İslamiyetin bilimsel gelişmeleri teşvik etmesi sonucudur ki, bugün pozitif bilim dediğimiz sahanın öncüleri hep müslümanlar olmuşlardır. Beyruni, Dünyanın döndüğünü Galile’den 600 sene önce eserlerinde yazmıştı. Newton’dan 600 sene önce dünyanın çapı hesaplanmıştı. Battani 10. Yüzyılda Trigonometrinin kaşifidir. Sinus, cosinus’u ilk kullanandır. Ebu’l Vefa trigonometri’ye tanjant-cotanjant, sekant gibi terimleri kazandırmıştı. Mağribi ise Pascal’dan 600 sene önce Pascal üçgenini bulmuştu. İbrahim Heysem optik ilmini 11. Yüzyılda kurduğunda Avrupa pislik içindeydi. Ali b. Abbas 10 yüzyılda dünyada ilk kanser ameliyatını yapan kişi olarak tarihe geçmişti.

Bütün bu alimlerin kaleme aldığı eserler kolayca çoğaltılsın diye 800 yılında Bağdad’da büyük bir kağıt fabrikası kurulur. Abbasi Halifesi Me’mun döneminde Bağdad’da Daru’l Hikme isimli kültür yuvasında bir milyondan fazla kitap vardır. 891’de bir gezgin sadece Bağdad’da 100’den fazla halka açık kütüphane olduğundan bahseder. 10. Yüzyılda Irak’taki küçücük Necef şehrinde 40 bin kitap bulunuyordu. İslamiyetin hüküm sürdüğü en uç nokta olan Endülüs İspanyasında Cordoba şehrinde 400 bin ciltlik bir kütüphane vardı ki bu tarihten tam 400 sene sonra Fransa kralı Charles Sage, namı diğer bilgiç Şarl sadece 900 kitap toplayabilmişti. Tarihin en büyük kütüphanesi Kahire’de … yıllarında kurulmuştu. 6 bini matematik olmak üzere 1.600.000 ciltlik bir hacme sahipti. Bütün bu kitaplar hattatlar tarafından elle yazılarak çoğaltılıyordu ki, halkın bilgi seviyesini bir düşünün.

Gelelim kendi tarihimize… Selçuklu döneminde modern üniversiteler kurulmuştu. Bunlardan en meşhuru Sultan Sencer zamanında Bağdad’da kurulmuştu. Nizamiye medreseleri adı altında fakülteler zinciri kurulmuş ve başına da büyük İslam Alimi İmam-ı Ğazzali hazretleri getirilmişti. Bu medreselerde astronomi, anatomi vb. bilimlerin yanısıra dini bilimler de öğretiliyordu. Bizzat İmam-ı Ğazzali hazretlerinin eserlerinden anladığımız kadarıyla güneşin büyüklüğü, dünyanın yuvarlak oluşu ve döndüğü o zamanlar herkes tarafından biliniyormuş.

Osmanlılarda da bilimsel çalışmalar hızla devam eder. Eğer bilimsel çalışmalar olmasaydı, Fatih Sultan Mehmed Han havan topunu ve ilk füzeyi imal edecek alt yapıyı bulamazdı. Havan topu ilk olarak İstanbul kuşatmasında, füzeler ise İşkodra harekatı sırasında kullanılmıştı.

 

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir