Çanakkale Ruhunu Anlatmak İçin Yazılan Bir Yazı

Çanakkale Ruhu

Çanakkale bir zaferin adıdır. Bir büyük zaferin… Bu coğrafyalarda var oluş mücadelesinin, devamlılık azminin… Bir bitiş anında bir dirilişin hikâyesidir… Hem de “Yedi düvele karşı”… Hiç şans verilmeyen bir milletin, hiç ümit edilmeyen bir anda, sadece kendi milletinin değil, bir coğrafyanın planlanmış, taksim edilmiş, şekillendirilmiş geleceğini değiştiren bir zafer…

Çanakkale’yi anmak ve anlamak sadece bir savaşı anlamak ve anlatmak olmamalıdır. Bir ruhu, bir dirilişi, istiklâli, milletlerin geleceği üzerine yapılan bir planı, coğrafyaları taksim hesaplarını da anlamak, değerlendirmek, murakabe ve muhasebe olmalıdır. . Çanakkale’de hangi ruhun bir büyük zaferi inşa ettiği, o ruhla olan ilişkimiz de bu çerçevede sorgulanmalıdır. Üzerinde yaşadığımız vatan coğrafyasının tarihini, halini ve istikbalini bir arada, dün bugün, yarın perspektifiyle değerlendirmek de Çanakkale’yi anma ve anlamanın bir gereğidir.

Çanakkale Zaferi’yle ilgili düne göre bugünkü araştırma sayısı bir hayli fazla ise de olması gerekenin yanında da bir hayli azdır. Aslında yapılması gereken birbirinin tekrarı veya birbirini çağrıştıran faaliyetler yerine birbirinin üzerine inşa edilen, farkındalıkları ortaya çıkaran, boşlukları dolduran çok yönlü bilimsel çalışmalar, sosyal, kültür ve sanat etkinlikleridir.

Yahya Kemal Beyatlı kendi zamanının aynasında Çanakkale Zaferi’nin hissesine düşenleri şu ifadeleriyle kayda geçirmiş: “Büyük bir harpte, on cephemizin ateşinde hazır bulunmuş çok güzîde ve edebiyat meraklısı bir askerimizin elinde bir gün Çanakkale Destanımıza dair Fransızca, mâruf bir eseri gördüm; yine bize dair ve yine Fransızca olmak üzere daha buna benzer kitapları vardı. Bunu görünce kalbimde bir acı hissettim. Döktüğümüz kanın bile manzarasını Fransızca’dan seyretmeye mahkûmuz dedim. Bizim harp cephelerimiz, edebiyatımızda bin bir safhalarıyla yokturlar. Demek ki çok eski harplerimiz gibi bunlar da, seneler geçtikçe unutulacaklardır!” (Edebiyata Dair, İstanbul 1971, s. 149).

Şimdi günümüzdeki anma programlarına bakarak Şair’e yanılmış diyebiliriz. Fakat soruyu şu açıdan sorarsak acaba nasıl bir sonuca ulaşırız… “Çanakkale’yi anlatan kaç sinema filmi, müzik, uluslar arası belgesel, dokü-drama ve tiyatromuz var? Bugün dünya Çanakkale’yi hangi kaynaklardan, hangi ekranlardan, hangi sahnelerden öğreniyor, okuyor, seyrediyor, dinliyor ve hükmünü icra ediyor? Ve Çanakkale hangi kavramlarla, tanımlamalarla ve örneklemelerle anlatılıyor?”

Şüphesiz Çanakkale ile ilgili uzun bir yayın listesi oluşturabiliriz. Ancak “bunların Türk ve dünya kamuoyunu etkileme oranı nedir” sorusunu da sormalıyız. Kaldı ki bu anlatımların ağrılıklı konusunu savaşın safahatı; çarpışmalar, hücumlar, savunmalar, askeri taktikler, silahlar, ilişkiler vb. meseleler, yani cephe oluşturmaktadır. Ancak insan unsurunun bu savaşın ve zaferin ele alınan konuları arasında en zayıf tarafını teşkil ettiği görülmektedir. Bu savaşta 250.000 insan kaybettik. 250.000… Ne korkunç bir sayı… En çok telaffuz ettiğimiz rakam da bu. Kimi şehit kimi kayıp geçti kayıtlara… Ancak “kimdi bunlar, ne yaptılar, ne yaşadılar, ne hissettiler, geride neleri ve kimleri bıraktılar” sorusu cevapsız kalmaktadır. Çünkü bunlar sorulması gerektiği tonda sorulmuş ve araştırılmış sorular değildir.

Bir cephede yaşanlar ve yaşananlar var, bir de cephe gerisinde yaşananlar ve yaşanlar… Bu çeyrek milyon insanın arkada bıraktıkları var… Anası, babası, hanımı, çocukları, bacısı, gardaşı, akrabaları, dostları, yavuklusu… Yani cephe yolu gözleyenler… Acısını aş edinip bağrına taş basanlar… Yıllar yılı kapısını kilitlemeden yatanlar, her “gran”dan aşanı “evlâdım mı, yârim mi, babam mı, gardaşım mı acep” diye gözleyenler… Bilmem ki bu noktada neslimizin aşina olduğu sıkça terennüm ettiği “Asker yolu gözlerim/Günü güne eklerim “türküsünü hatırlamak meramı ifadeye bir mehlem olur mu?

Çanakkale, “Çanakkale” oldu ise bu kesimlerin de emeğiyle, gözyaşıyla, yürek yarasıyla, duasıyladır. Onların da hikâyesini bilmek, anlatmak, anmak durumundayız. Çanakkale’yi cephesiyle olduğu kadar, cephe gerisiyle bekleyenleriyle birlikte ele almak ve yaşatmak da bizim sorumluluklarımızdandır.

Şairin dediği gibi:
Kadın erkek anasından süt emen yavrumuza
Hepimiz canla sarıldıkça vatan duygumuza
İntizâr etdi adû tehlikeden korkumuza
Lakin imdâd-ı İlâhî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal’a-i pûlâd-beden

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Ödev Ödev