Mustafa Reşit Paşa Kimdir?


MUSTAFA REŞİD PAŞA (1800-1858)

Osmanlı Devlet adamı olup 16 Şevval 1214 (13 Mart 1800)’te İstanbul’da
doğmuştur. Bayezid II. evkafı rüznâmçecisi Mustafa Efendi’nin oğludur.
Babasının dedesi Kastamonu eşrafındandır.Okuma-yazmayı babasından öğrenen Mustafa Reşid daha sonra medrese derslerine devam etti; fakat icazet alamadı. Mustafa Efendi’nin 1810 yılında vefatı üzerine, eniştesi Isparta’lı Seyyid Paşa’nın himayesinde büyüdü. Mora’daki Rum isyânını bastırmak vazifesi ile Mora ser-askeri tâyin olunan Seyyid Ali Paşa’nın mühürdârı olarak, Muharrem ortaları 1237-1238 ’de sefere iştirak etti ve Osmanlı ordusunun perişanlığını ordugâhta bizzât gördü.
1828 yılında, Rus harbi esnasında, orduda kâtiplik vazifesinde bulundu ve
sefer hakkında Mahmud II.’a arzolunmak üzere yazdığı telhisler ile padişahın
dikkatini celbetti. Âmedi odası hulefâlığına nakledilen Mustafa Reşid Bey
1829 Edirne barışı müzâkerelerinde murahhas hey’etine kâtip sıfatı ile
katıldı.

29 Mart 1833’de Kütahya’ya kadar ilerlemiş olan İbrahim Paşa nezdine
gönderildi. Yolda hastalanan Mustafa Reşid Bey, İbrahim Paşa ile müzâkere
sonunda, onu Şam ve Haleb eyaletleri ile Adana muhâssıllığına razı etti.

Mustafa Reşid Bey âmedilik makamını muhafaza etmek suretiyle, 1834
Temmuzunda fevkâlede orta elçilik ile Paris’e gitti. Asıl vazifesi 1830
yılında Fransızlar tarafından işgal edilmiş olan Cezayir-i Garb eyaletinin
Osmanlı Devletine iadesini sağlamak idi ise de, bu memuriyeti resmen
açıklanmamış idi. Mustafa Reşid Bey Paris’te Cezayir meselesinin hallinde
bir başarı elde edemedi; ancak Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’ya tarafdarlık
gösteren Fransız halk efkârını Osmanlı Devletine kazanmak hususunda müsbet
faaliyette bulundu.
Mustafa Reşid Bey, II.Mahmud’un tavsiyesine uyarak Fransızca öğrenmeye
başlamış idi. 1833 Martı sonlarında, Fransa’dan ayrıldı. İstanbul’a
gelişinden üç ay kadar sonra, büyük elçilik ile tekrar Paris’e gönderilen
Mustafa Reşid Bey Fransa pâyitahtında yine Cezayir ve Mısır meseleleri ile
uğraştı. 13 Eylül 1836’da Paris sefaretine tayin olunan Nuri Efendi’nin
yerine, Londra büyük elçiliğine nakledildi.
Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’nın, tâbi olduğu devlete karşı isyanı Mustafa
Reşid Bey’e mühim işler görmek ve siyasi kabiliyetini göstermek imkânlarını
sağlamıştır.
Mustafa Reşid Bey devletler arası siyaset merkezinin Londra olduğuna kanaât
getirmişti.
Mustafa Reşid Bey 1836 sonbaharında hâriciye müsteşarlığına yükseltilmiş
idi. Elçiliklerdeki çalışmaları takdir olunarak, 13 Temmuz 1837’de de müşir
rütbesi ile ve paşa ünvanını kullanmamak şartı ile, Hâriciye Nâzırlığı’na
tâyin edildi.

Mustafa Reşid Paşa’nın birinci Hâriciye Nâzırlığı esnasında yaptığı en
faydalı iş karantina merkezlerini çoğaltması ve bu teşkilatı geliştirmek
maksadı ile, meclis-i umûr-i sıhhiyeyi kurmasıdır. Kayda değer diğer bir
icraatı da 16 Ağustos 1838’de İngiltere ile bir ticaret antlaşması
imzalamasıdır. Bu antlaşmanın 2. maddesine göre, Osmanlı ülkelerinde yed-i
vâhid usûlü kaldırılıyor ve İngiliz teb’asına ticari müsâadeler veriliyordu.
Hâriciye Nâzırı böylece İngiltere’yi memnun ederek, dış siyasette ve
hususiyle Mısır meselesinde bu devletin yardımını sağlamak gâyesini
güdüyordu.

Mustafa Reşid Paşa Osmanlı İmparatorluğunda geniş bir ıslahat teşebbüsüne
padişah Mahmud II.’u ikna etmişti. Rüşvet ve angarya yasak edilecek,
müsadere kalkacaktı. Her mükellefin ödeyeceği yıllık vergiyi tesbit için
Hüdavendigar ve Gelibolu sancaklarında nüfus ve arazi tahribine bile
başlanmış idi. İhtimal ki, ıslahat gerçekleştiği takdirde, padişahın mutlak
iktidarı hudutlanacağı endişesi ile, bu teşebbüsten vazgeçildi ve hâriciye
nâzırı Mustafa Reşid Paşa, 1838 Ağustosunda Londra büyük elçiliğine tâyin
olunarak, İstanbul’dan uzaklaştırıldı.
Reşid Paşa Mısır valisi ile vukû bulacak bir çatışmada, Osmanlı Devletine
yardım edileceği vaadini İngiltere hukûmetinden almış idi.
Mustafa Reşid Paşa 1839 Ağustos’u başlarında İstanbul’a döndü. Gelişinin
sebebi, Mahmud II.’un 1 Temmuzda vefatı üzerine, padişah olan Abdülmecid’in
cülûsunu tebrik idi. Hariciye nâzırı Mustafa Reşid Paşa, devleti bu feci
durumdan kurtarmak kararı ile, faaliyete geçti. Genç padişahı ıslahat
lüzumuna inandırdı ve gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra, 26 Şaban
1255’te (3 teşrin II. 1839) günü, mülki ve askeri erkan, yabancı elçiler ve
büyük bir halk topluluğu huzûrunda, Gülhâne Hatt-ı Hümayunu’nu okudu. Bu
hat ile Osmanlı ülkelerinde bütün tebeanın mal, can, ırz ve namus emniyeti
ilan olunuyordu.

Osmanlı İmparatorluğunun garp anlayışında bir hukuk devleti olmasını
sağlayan bu tarihi hadise Mustafa Reşid Paşa’nın en parlak başarısıdır.
Gülhane hattının ilanı Osmanlı İmparatorluğuna yabancı devletler ve
hususiyle İngiltere’nin teveccühünü kazandırdı. Bu sayede, 15 Temmuz 1840
tarihli Londra antlaşması ile, Mısır meselesi Osmanlılar lehine halledildi.
Mustafa Reşid Paşa 31 Mart 1841’de Hâriciye nezaretinden azlolundu.
Mısır valisi, İstanbul’da nüfûzlu şahıslara rüşvet vererek, Hâriciye
Nâzırı’nın azlini temin etmiş idi.

Mustafa Reşid Paşa 16 Temmuz 1841’de, dördüncü defa olarak Paris büyük
elçiliğine gönderildi.
İstanbul’a avdetinde Mustafa Reşid Paşa, Edirne valiliğine tayin olundu ise
de kabul etmedi ve bir müddet memuriyetsiz kaldı. Nihayet 1843’te beşinci
defa olarak, Paris büyük elçiliğine tayin edildi.
1845’te Hâriciye Nâzırlığı’na getirildiğinden, yurda döndü. Bu ikinci
nazırlığı esnasında, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa, padişahı ziyaret etmek
üzere, İstanbul’a geldi. Yaşlı ve kudretli rakibini payitahtta Hariciye
Nâzırı sıfatı ile karşılamak Mustafa Reşid Paşa için büyük muzafferiyet idi.
Reşid Paşa 28 Eylül 1846’da sadrazam oldu. İmparatorluğun en yüksek mevkiine
yükselen Mustafa Reşid Paşa devlet müesseselerinin ıslahı için çalışmaya
koyuldu. 1847’de karma ticaret mahkemeleri kurulduğu gibi, Osmanlı
ülkelerinde işkence men olundu. Aynı yılda ilk ve orta öğretimi düzenlemek
üzere mekatib-i umumiye nezareti kuruldu. Bunun neticesi olarak,
rüşdiyelerin açılmasına başlandı. Mustafa Reşid Paşa, sadârete nasbından iki
ay sonra, yani 1846 yılı sonlarına doğru hazine-i evrak binasının
yapılmasına teşebbüs etmiş ve müteakiben hazine-i evrak nezaretinin
teşkilini sağlamış idi. Onun ilk sadâretinde dış mesele olarak Yunanistan
ile çıkan anlaşmazlık mühimdir.

Mustafa Reşid Paşa 27 Nisan 1848’de sadâretten azlolundu. Sadrazamın
cumhuriyet ilan etmeyi tasarladığına dair ser-asker Damad Said Paşa
tarafından padişaha nakledilen asılsız sözler bu azle sebep olmuş idi.
Mustafa Reşid Paşa mecalis-i aliyeye memur edildi ve az sonra 12 Ağustos
1848’de ikinci defa sadrazamlığa getirildi. Sadrazam, imparatorluk dahilinde
ıslahat hareketlerine devam ederek, 1850 Ağustosunda esir ticaretini yasak
etti. Maarif sahasında da akademi hüviyetini taşıyan Encümen-i Danişin 1851
Temmuzunda kuruluşu zikrolunmalıdır. Boğaziçi’nde vapur işletmek maksadı
ile, Şirket-i Hayriye’nin teşkili de bu zamana rastlar. Bununla beraber,
Mustafa Reşid Paşa’nın ikinci sadâretinde devlet bir malı buhran ile
karşılaştı ve masrafların varidatı aştığı tespit olundu.

1852’de sadâretten azil ve Meclis-i Vâlâ riyasetine tayin olundu. Fakat 4
Mart tarihinde kendisi yine sadrazamlığa getirildi. Mustafa Reşid Paşa’nın
bu üçüncü sadareti uzun sürmedi ve Tophane Müşiri Damad Ahmet Fethi Paşa ile
arasında anlaşmazlık çıkması üzerine 5 Ağustos 1852’de azlolundu.
Reşid Paşa, üçüncü defa olarak Hâriciye Nâzırlığına getirildi. Onun bu
nezarete nasbı, Makamat-ı mübareke meselesi dolayısı ile, fevkalade elçilik
ile İstanbul’a gelmiş olan Rus Prensi Menşikov’un padişah nezdinde teşebbüsü
neticesinde vukû bulmuş idi.
Nezarete gelince, zaman kazanmaya çalıştı ve İngiltere elçisi Stratford de
Redeliffe’in desteğini sağladıktan sonra, Osmanlı Ortodokslarını Rus
himayesine sokacak olan Prens Menşikov’un talebine red cevabı verdi. Prens
İstanbul’u öfke ile terketti; bu iki devlet arasında harp çıkacağına alâmet
idi. Nitekim az sonra, Rus orduları Eflak ve Buğdan’a girdi. Mustafa Reşid
Paşa, İstanbul’da kendi riyasetinde toplanan meclis-i umumide Rusya’ya harp
ilan olunması kararını aldırdı ve harp kararı, padişah tarafından bir hatt-ı
hümayun ile 29 Eylülde kabul olundu. Reşid Paşa İngiltere ve Fransa ile 12
Mart 1854’te Rusya’ya karşı bir ittifak antlaşması imzalamaya da muvaffak
oldu; böylece tarihe Kırım Harbi adı ile geçen savaş başladı. Bu sıralarda
Mustafa Reşid Paşa’nın nüfuzu çok kuvvetli idi.
Sadrazam Giritli Mustafa Paşa’yı da azl ve 1854 Haziranında Kıbrıslı Mehmed
Paşa’yı sadârete nasb ettirdi. Kıbrıslı Mehmed Paşa, Damad Mehmet Ali
Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırmaya söz verdiği halde, sadrazam olduktan
sonra, aksine onu vükela meclisine almak istedi. Bunun üzerine, Hâriciye
Nâzırı İngiltere elçisini işe karıştırarak, Kıbrıslı Mehmed Paşa’nın azlini
temin etti ve 1854’te sadrâzam oldu.
Mustafa Reşid Paşa bu dördüncü sadaretinde vazifesi İmparatorluğun ıslahat
işlerini düzenlemek olan Meclis-i Âli-i Tanzimat’ı kurdu. Fakat 4 Mayıs
1855’te sadaretten istifa etmek zorunda kaldı.

28 Şubat 1856 tarihinde ısdar olunan Islahat Fermanı’nı Mustafa Reşid Paşa
devletin menfaatine aykırı bulduğundan, fermanın tenkidini hâvi uzun bir
lâyihayı padişaha sundu.

Mustafa Reşid Paşa Mısır’dan avdetinden sonra 1856’da beşinci defa,
sadrâzam nasbolundu. Bu defa da İngiltere elçisi Stratford de Redeliffe’in
teşebbüsü neticesinde, sadaret makamına geçmiş idi.
1857’de Mustafa Reşid Paşa sadaretten azlolundu. Paşa Meclis-i Âli-i
Tanzimat riyasetine tayin edilmiş idi; 33 gün sonra bu vazifeden alındı.
1857’de Mustafa Reşid Paşa altıncı defa sadrâzamlığa nasbolundu. Tayin
Padişah Abdülmecid’in kendisini Emirgan’daki köşkünde ziyaretini müteakip
vuku bulmuş idi. Ancak Mustafa Reşid Paşa’nın on sadareti kısa sürdü. Çünkü
21 Cemaziyelevvel 1274 (7 kânun II. 1858)’te kalp sektesinden vefat etti.

Reşid Paşa’nın hazırlanmasında âmil olduğu 1838 tarihli Osmanlı-İngiliz
ticaret antlaşması imparatorluk için feci neticeler doğurmuştur. Bu antlaşma
Osmanlı ülkelerini yabancı devletlerin açık pazarı haline sokmuş ve
imparatorluğun çökmesine sebep olmuştur. Ancak adı geçen antlaşma sayesinde,
Osmanlı Devletinin Mısır valisi tarafından yıkılmasının önlenmiş olması,
paşa lehine bir mazeret teşkil edebilir.

Cevdet Paşa’ya göre bakanlar Reşid Paşa’nın ortaya koyduğu Tanzimat-ı
Hayriye’den hoşnut olmadıkları halde, yalnız Mısır meselesinin
çözümlenmesine yardımcı olması için Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanına
muvafakat etmişlerdi. Bakanlar, Mısır meselesinin halledilmesinden sonra
Tanzimat’ın getirdiklerini ortadan kaldırmanın mümkün olacağını
düşünmüşlerdi.

Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun Osmanlı dışişleri bakanı tarafından yazılması,
onun tarafından okunması, törene elçilerin davet edilmesi, Avrupa
devletlerine resmen tebliğ edilmesi, bu fermanın dış etkiler altında
hazırlandığı düşüncesini hatıra getirmektedir.

Mustafa Reşid Paşa Paris ve Londra gibi, iki büyük devletin başkentinde
elçilik görevini yürütürken, Avrupa devletleriyle yakın ilişkiler kurmuştu.
Böylece Avrupalıların, Osmanlı Devleti’ne karşı tutumlarını öğrenme imkanını
elde etti. Bu esnada Mustafa Reşid Paşa, imparatorluğu tehdit eden iç ve dış
tehlikeler karşısında Avrupa’yı temin etmenin ve onun itimadını kazanmanın
gerekli olduğu kararına varmıştır. Mustafa Reşid Paşa, o zamana kadar,
Avrupa devletleri dışında yaşayan Osmanlı Devleti’nin, varlığını muhafaza
edebilmek için Batı ile daha yakın ilişkiler kurmak ve onları kendine kabul
ettirmek ihtiyacı içinde bulunduğunu ve bunun da ancak Tanzimat’la
olabileceğini düşünmüştür.

Osmanlı Devleti 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde, içte ve dışta maruz kaldığı
sıkıntıları atabilmek için Avrupa’ya dayanma ihtiyacını hissetti. O dönemde
devlet adamları içinde Avrupa’yı en iyi tanıyan Paris ve Londra
elçiliklerinde bulunmuş Mustafa Reşid Paşa’ydı. Paşa, Avrupa usulüne benzer
ve Batıya itimat telkin edecek kapsam ve nitelikte bir ıslahat çalışmasının
zaruretine inanmış ve bunu olgunlaştırmak için çeşitli çevrelerle ilişki
içine girmişti. İstanbul’da uzun süre hükümetini temsil etmiş ve Mustafa
Reşid Paşa’ya yakınlığı ile tanınan İngiliz elçisi Lord Stratford Canning,
fermanın ilanından önce ıslahatla ilgili olarak Paşa’nın kendisine
danıştığını belirtir.

İngiliz elçisi Canning’in yapılacak ıslahatta, mal ve can emniyetinin esas
alınmasına ilişkin tavsiyesi Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun özünü meydana
getirmiştir. Reşid Paşa, elçilik göreviyle Avrupa’da bulunduğu sırada, bir
taraftan ıslahat düşüncesinin çeşitli kişilerle olgunlaştırmaya çalışırken,
diğer taraftan da bunun gerçekleştirileceğine dair güvence vermekteydi.
Reşid Paşa’nın güvence verdiği kişiler arasında Fransa Kralı Louis
Philippe’nin oğullarından Reşi Paşa’nın dostu Prens Joanvill de
bulunmaktaydı. Ancak Prens, Mustafa Reşid Paşa’nın bu vaadine pek
inanmamıştı. Bunun üzerine Paşa, böyle bir şeyin vukuunda davetli olarak
bulunup bulunmayacağını sorduğunda Prens de bu davete icabet edeceğine söz
vermişti. Nitekim Ferman, Reşid Paşa tarafından Gülhane’de okunurken adı
geçen Prens, konuk davetliler arasında yer almıştı. Joanvill, Fermanın
okunmasını müteakip, Reşid Paşa’yı taltif ederek, “Ey Türkler, siz bu zat
için bir heykel dikmelisiniz. Bunu yapmazsanız, medeniyet alemi sizi
nankörlükle itham eder” demişti.

İstanbul’a gelişinden Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanına kadar geçen dört
aylık süre içinde çeşitli hazırlıklar yaptı. Padişahı ve devlet adamlarının
ıslahat konusunda ikna etmeye çalıştı.

Ferman, Mustafa Reşid Paşa tarafından kaleme alınmış ve Gülhane meydanına
kurulan kürsüden yine onun tarafından yerli ve yabancı kalabalık bir
topluluğa okunmuştur.(3 Kasım 1839). Toplantıya, İstanbul’daki elçiler,
gayrimüslim cemaatların liderleri, bakanlar, esnaf ve sanatkar
kuruluşlarının temsilcileri, ulema ve üst düzey devlet adamları hazır
bulundular. Ferman, dost devletlere de resmen tebliğ edildi. Okunduğu yerden
dolayı Fermana, Gülhane Hatt-ı Hümayunu denildi.
Ferman, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de yayınlandığı gibi,
bir hafta sonra her eyalet valisine ve sancak mütesellimine bir ferman
halinde tebliğ edildi. Vergi ve asker konularında ileri de gönderilecek
emirlerin beklenmesi, bunun dışında Ferman’daki bütün esasların derhal
yürütülmesi istendi. Ayrıca Ferman’ın, önce sancak merkezi olan şehirlerin
meydanlarında halka okunması ve daha sonra kaza ve kasaba halkına
anlatılması emredildi. Padişah Hatt-ı Hümayun’a ve ona dayanılarak ileride
yapılacak kanunlarına saygı göstereceğine dair yemin etti. Bundan sonra
Hatt-ı Hümayun, kutsal önemi olan Hırka-i Şerif Dairesi’ne konarak muhafaza
altına alındı.

Gülhane Fermanı, bir anayasa ya da kanun olmaktan daha çok hükümdarın kendi
yetkileriyle halkın hakları arasındaki ilişkilerde değişiklik yapılacağını
vaat eden charte (senet) türünden bir belgedir.

Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun giriş kısmında Osmanlı Devletinin ilk
devirlerinde Kur’an’ın yüce emirlerine ve şer’i kanunlara bütünüyle riayet
olunduğundan devletin genişlediği ve halkın refahının arttığı belirtilmekte
ve devamla şöyle denilmektedir: Son yüz elli yıldan beri, çeşitli
sebeplerden yüce kanunlardan ve bunlardan çıkarılan kaidelere uyulmaz olmuş
ve eski kuvvet ve refahın yerini zaaf ve fakirlik almıştır. Halbuki şer’i
kanunlarla idare edilmeyen memleketlerin payidar olamayacağı açıktır.

Cevdet Paşa şöyle söylemektedir: “O sırada devlet işlerini sıkıntıya
düşüren başlıca bir sebep de İngiliz ve Fransız elçiliklerinin Dersaadet’te
(İstanbul’da) nüfuz yarışına çıkmaları idi. Şöyle ki, İngiliz elçisi Canning
öteden beri Babıâli’nin icratına müdahele eylerdi. Fransızlar ise yarışta
hayli şöhret kazanıp bu cihetle Fransa elçiliği nüfuzca ona üstünlük hırsına
düşmüş idi. Reşid Paşa öteden beri İngiltere politikasına onun terbiye
mektebinden çıkıp da ona rakip olan Âli Paşa ile Fuad Paşa ise bütün bütün
Fransız politikasına bağlandılar. Serdar-ı Ekrem (başkomutan) Ömer Paşa
İngilizlere meyilli olup, eski ser asker Rıza Paşa ise herkesten çok Fransa
elçiliği ile sıkı fıkı idi.”

Stanley Lane Pole’ye göre İngiliz elçisi Canning’in temel misyonu
“Türkiye’nin Hıristiyan medeniyetine yaklaştırılması için devrimlerin
hazırlanması idi.”

Yöntemin uygulanması için organizasyon, eleman ve araç bakımından devlet
yeterli düzeyde hazırlık yapamadı. Uygulamada ortaya çıkan bazı aksaklıklar,
menfaati etkilenen, gelirleri azalan ya da işini kaybeden sarraf, âyân, ağa,
eşref ve mültezinlerin muhalefeti ve diğer malî sorunlar, Mustafa Reşid
Paşa’nın iktidardaki gücünü zayıflattı.

Cevdet Paşa, Mustafa Reşid Paşa’nın Tanzimat’ tesis etmekle âmmeye büyük
iyilik ettiğini belirtir. Cevdet Paşa şunu da ifade eder: “Avrupalılar ile
ziyade ihtilatından ve karantina tesisini tervic eylemek gibi usül-i
cedideye inhimakından dolayı bazı muttasıbîn kendisinden hoşnut olmayıp ona
umur-ı diniyede mubâlâtsız nazarıyla bakarlardı.

1856 Fermanı, genel olarak Hıristiyan milletlerin anayasal gelişmesinin
başlangıcı ve ulusal bağımsızlık isteklerinin bir manifesti niteliğindeydi.

Islahat Fermanı’na devlet adamlarından en sert tepki Tanzimat’ın mimarı
Mustafa Reşid Paşa’dan geldi. Mustafa Reşid Paşa Fermanı “Hainler tarafından
Avrupa’ya verilen bir tahrip aracı olarak nitelendirdi.
Islahat Fermanı’nın hazırlanmasında İngiliz elçisi Lord Canning baş rolü
oynamıştı.

Tanzimat’ın yönetimde getirdiği en önemli sorun, siyasî istikrarsızlıktı.
1839’dan 1876 yılına kadar geçen 37 yıllık dönemde 39 defa sadrazam, 33 defa
da dış işleri bakanı değiştirildi. Sultan Abdülmecid’in saltanatında, 22
defa sadrazam değişikliği yaşandığı bu dönemde Mustafa Reşid Paşa 6 defa,
Âli Paşa da 4 defa sadaret makamına geçti. Bir yılda 4 defa sadrazam
değiştirildiği de oldu. Tanzimat döneminde sadrazamlıktan sonra en önemli
makam haline gelen dış işleri bakanlığı, bu değişikliklerden en çok nasibini
alan nezaretlerin başında geldi.

Mustafa Reşid Paşa, Padişah’ın otoritesini ve karar alma yetkisini fiilen
bürokrasiye devretmek amacındadır.

Önceleri ülke içindeki bir nüfuzlu paşaya intisap edilerek yönetimde
kariyer yapılarken bu defa Avrupa’nın İstanbul’daki elçiliklerinin
himayesine sığınılarak kariyer yapma çığırı açıldı. Bu çığırı açan da
Mustafa Reşid Paşa oldu. Reşid Paşa’nın koruyucusu, Türkiye’de uzun yıllar
kalan ve kendisine “sultanların sultanı” denilen İngiliz büyük elçisi Lord
Stratford Canning’di. Bu çığırı, Âli ve Fuad Paşalar Fransa’ya, Mehmed
Nedim Paşa da Rusya’ya dayanarak devam ettirdi.

Cevdet Paşa’nın ifadesine göre; Reşid Paşa, rakiplerine karşı mücadelede
başarılı olabilmek için rast gele kişileri yanına alarak devleti idare etmek
gibi başa çıkılamayacak bir yola girdi. Paşa, son sadaretinde yakınlarına
pek çok rütbeler vererek kalemiye ve ilmiye rütbelerinin sayısını artırdı.
Bu da maliyenin borç yükünü artırdı. Reşid Paşa’nın bu sadaretinde Hazine-i
Hassa’nın borçları iki yüz bir keseden daha fazla artış gösterdi.

Beyoğlu ve Galata semtlerine “Altıncı Belediye Dairesi” denilmesi,
Tanzimat’ın mimarları olan Mustafa Reşid Paşa ile Âli Paşa’nın, Paris’in
seçkin ve modern bir semti olan “Sixsime Arondissemet” (Altıncı Daire)
denilen bölgesinde kısa bir süre oturmuş olmalarından kaynaklanmaktaydı. O
dönemde Paris Belediyesi yirmi daireye ayrılmıştı. İstanbul Belediyesi’nin
de ona göre örgütlenmesi gerekiyordu.
Altıncı Belediye Dairesi’nin yazışma dilinin Fransızca olması
kararlaştırıldı. Dairenin başına Fransızca’ya ve protokol kurallarına
âşinalığı sebebiyle Hariciye Teşrifatçısı Kâmil Bey getirildi.

Paris’te elçi olarak bulunana Mustafa Reşid Paşa’nın oradan Sultan Mahmud’a
gönderdiği layihalar Padişah üzerinde büyük etki yapmıştı.Tanzimat döneminin
başlamasında en büyük payı olan Reşid Paşa’ya göre Osmanlı Devleti’nin geri
kalmasının başlıca sebebi, yıllardan beri aynı tarz idareye devam ettirmiş
olmasından ileri gelmektedir.Bu eski tarz idareden vazgeçip Avrupa’da
olduğu gibi parlamenter sisteme geçmekten başka çare kalmamıştır.Ona göre bu
parlamenter sistem uygulandığı takdirde Osmanlı Devleti diğer Avrupa
devletlerinin seviyesine ulaşabilir.Aynı zamanda Londra elçiliğinde de
bulunana paşaya göre Osmanlı Devleti’nin geleceği Avrupa Devletleriyle iyi
ilişkilere girmesine ve geniş çaplı bir reform programının uygulama alanına
konmasına bağlı idi.Bunun zaruri olduğunu Paris ve Londra’dan Padişah’a sık
sık gönderdiği layihalarında belirtmiştir.

Mustaf Reşid Paşa Padişah’a bu layihaları gönderirken aynı zamanda İngiliz
Hükümeti ile de yakın temaslarda bulunmuştur.Londra elçisi olarak bulunduğu
sırada Osmanlı Devleti’nin Kavalalı Mehmet Âli Paşa karşısında Osmanlı
Devleti yanında yer alacağını öğrenmişti.

Sultan Mahmud, Reşid Paşa’nın İngiltere nezdindeki önemine
binaen onu 1837 yılında Hariciye Nazırlığı’na getirdi. Hariciye nazırı
olarak İstanbul’ geldikten sonra düşündüklerini uygulama alanına koyma
fırsatını yakalayan Paşa , Padişah’ı bunların uygulanması ile işlerin daha
iyiye gideceğine inandırmaya çalıştı.Hariciye Nezareti’nde komisyon kurarak
sanayiin ziraat ve ticaretin gelişmesine, artık laçkalaşan iltizam usulünün
kaldırılmasına, Osmanlı teb’ası arasında eşit hakların sağlanmasına ve
ıslahat meselelerine ait layihalar hazırlayarak Padişah’a sundu.Başta da
belirttiğimiz gibi Avrupa devletlerinin esas üzerinde durduğu konu, müslim
ve gayrimüslim teb’anın eşit haklara sahip olması idi.Sultan Mahmud, Reşid
Paşa’nın telkinleri sonucu Osmanlı teb’ası din ve mezhep farkının yeni bir
hukuk anlayışı ile hafifletilmesini istiyordu.

Mustafa Reşid Paşa, Hariciye Nâzırı olduktan sonra Tanzimat adı verilen
ıslahat hareketleri daha bir süratle gelişmeye başladı. Memurlar
bulundukları rütbelere göre devletten maaş almaya başladılar. Ziraat,
ticaret ve sanayi alanlarında yeni tedbirler alındı. Vergilerin
düzenlenmesi, emlak tahriri ve nüfus tespiti hakkında yeni nizamnameler
çıkarıldı. Hatta Tanzimat’ın her türlü şartları ile malî yönü düşünülerek
tahsisat ayrıldı ve ilan edilmek için fırsat kollanmaya başlandı. Ancak bir
taraftan buna muhalif kişilerin ortaya çıkması, diğer taraftan da Mısır
meselesinin gündeme gelmesi bunu geciktirmiştir.

Tanzimat’ın ilan edilmesine karşı çıkan kişiler Dahiliye Nâzırı akif
Paşa’nın etrafında kümelenmişlerdi. Akif Paşa’nın nezareti döneminde Pertev
Paşa’nın ölümüne neden olmuştu. Sultan Mahmud daha sonra bu vezirin
öldürülmesine pişman olmuş, bundan kendince bir pay çıkarmaya çalışan
Mustafa Reşid Paşa da Padişah’a söylemiştir. Avrupa’da devlet ve halkın
karşılaştığı tüm problemlerin çözüm yolu nasılsa, bizde de aynısının
olmasını telkin etmiş, siyasî varlığımızın devamı isteniyorsa, Avrupa
dünyasından kendimizi tecrid edemeyeceğimizi bize karşı olan bütün Batı
dünyası ile başa çıkmamızın artık mümkün olmadığını, onların bizi
kendilerinin saymadıkça Osmanlı devletinin devamına izin vermeyeceklerini
anlatmaya çalışmıştır.
Mustafa Reşid Paşa’ya son derece güvenen Sultan Mahmud, Hariciye Nâzırı’nın
görüşleri doğrultusunda Tanzimat’ı ilan etmeden önce Akif Paşa ile konuşma
gereği duymuştu. Akif Paşa konuşmada buna şiddetle karşı çıkan Tanzimat’ın
Padişah’ın hükümranlık haklarının bir kısmından vazgeçmek olacağını, bütün
bu yükün altına girilmeden gerekli bir takım ıslahatın yavaş yavaş
yapılabileceğini söyledi.
Reşid Paşa’nın getirmeye çalıştıkları bu ülkede uygulandığı takdirde
Hıristiyanlara Müslümanlarla eşit haklar verilmesinin Müslüman toplumlar
arasında büyük memnuniyetsizlik yaratacağını, dolayısıyla Padişah’ın halife
sıfatıyla Müslümanları devamlı üstün tutması gerektiğini söyleyerek Sultan
Mahmud’u bu düşüncesinden caydırdı.
Mustafa Reşid Paşa, Sultan Mahmud üzerindeki nüfuzunu kullanarak
düşüncesinin hayata geçirilmesinde en büyük engel gördüğü Akif Paşa’yı
görevinden aldırdı. Tekrar Hatt-ı Hümâyun’un çıkarılması için uğraştıysa da,
araya bazı olayların girmesiyle ertelemek zorunda kaldı.
Yalnız ısrarı üzerine Padişah yabancı elçileri toplayarak gönüllerini hoş
eden şu sözleri söyledi: “Ben teb’amın Müslümanını camide, Hıristiyanını
kilisede, Musevisini ise havrada görmek isterim. Aralarında başka bir fark
yoktur. Hepsi hakkında sevgi ve adaletim kuvvetlidir ve hepsi hakiki
evladımdır.

Mustafa Reşid Paşa, Akif Paşa’yı Padişah’ın çevresinden uzaklaştırdıktan
sonra, karşısına Hüsrev Paşa’nın çıkacağını hesap etmemişti. II.Mahmud,
Reşid Paşa’yı Mısır meselesine çözüm yolu bulması için Londra’ya
göndermişti. O sırada Meclis-i Vâlâ reisi bulunan Hüsrev Paşa’da Padişah’ı
etkileyerek idamı hakkında gizli bir irade bile çıkarmıştı. Bunu öğrenen
Reşid Paşa, savaş sonuçlanana kadar Londra’dan Paris’e gelerek orada
onaylandı. Paris’te yüksek rütbeli devlet adamları ile görüşmelerde bulunan
Paşa, Sultan Mahmud’un ölüm haberini alır almaz hemen İstanbul’a geldi. Bu
arada Sadaret makamını işgal eden Hüsrev Paşa ile görüşerek beraber çalışmak
istediğini bildirdi.
Sadrazam Hüsrev Paşa, Mustafa Reşid Paşa’nın idamı hakkındaki Sultan
Mahmud’un tezkiresini Abdülmecid’e sundu. Yeni Padişah bunu uygulamayarak
Hariciye Nâzırı’nı çağırdı ve Avrupa’daki izlenimlerini sordu. Karşılıklı
konuşmadan sonra Padişah, Hüsrev Paşa’ya inanmayarak Reşid Paşa’yı Hariciye
Nâzırlığı’nda bıraktı.
Mustafa Reşid Paşa, Padişah’ı ikna ederek Tanzimat’ın ilanından sonra
Hüsrev Paşa’yı Sadaret makamından aldırdı. Hüsrev Paşa’nın azledilmesinin
asıl sebebi Tanzimat’ın aleyhinde olması ve kendisine ayak bağı olma
ihtimalinin belirmesidir. Zira Hüsrev Paşa, Reşid Paşa’nın savunduğu
düşüncelere öteden beri muhalifliğiyle tanınıyordu.
Mustafa Reşid Paşa, Londra ve Paris elçiliğinin kendisine sağladığı
şöhretle Hariciye Nezareti’ne getirilmişti. Abdülmecid de babası Sultan
Mahmud gibi Reşit Paşa’nın ileri sürdüğü düşüncelere açık bir kişiydi.
Hariciye Nazırı Padişah’ı bu doğrultudaki görüşleriyle etkileyerek onu
Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesi konusunda ikna etti.

Tanzimat Fermanı’nı 3 Kasım 1839 günü Gülhane’de kalabalık bir gurup önünde
büyük bir heyecan içerisinde okuyan Reşid Paşa, Padişah’tan aldığı destek
sayesinde muhaliflerini de sindirmişti. Bu bakımdan fermanın muhtevasını
benimsemeyen devlet ricali seslerini çıkaramadı.

Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası olan Tanzimat Fermanı’nın ana hatları
şu şekilde özetlenebilir:
1.Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde hangi din ve millete
mensup olurlarsa olsunlar can, ırz ve namus garantisine sahip sebep
olacaklardı.
2.Herkes mülkiyet hakkına sahip bulunacak ve bu hak ferdin lehine olarak
devlet tarafından müdafaa edilecektir.
3.Vergiler için belli ve âdil nispetler tayin edilecek ve vergi
mükellefiyeti eşit olacaktır.
4.Askerlik hizmeti için belli bir süre ve her yerin nüfusu nispetinde
mükellefiyet konulacaktır.
5.Suç işlediği iddia olunanlar hakkında tahkikat açık olarak yapılacak ve
bunlar alenen muhakeme edileceklerdir. İşledikleri suçlar bir cezayı
gerektiriyorsa ancak muhakeme edildikten sonra cezalandırılacaklardır.
Mahkemenin kararı olmadan kimse hakkında idam cezası tatbik olunamayacaktır.
6.Mahkum olanların varisleri veraset hakkından mahrum edilmeyeceklerdir.
7.Bu hususlarda hangi din ve milletlerden olurlarsa olsunlar bütün teb’aya
eşit şekilde muamele edilecektir.
8.II. Mahmud devrinde kurulan ve bazı teşriî görevleri de bulunan Meclis-i
Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin üyeleri; devletin ileri gelen vükela ve ricali
de belli zamanlarda toplantılara katılıp kanunlar ve bu arada bir de ceza
kanunu hazırlayacaklardır.
9.Bütün devlet memurlarına rütbelerine göre belli maaşlar bağlanacaktır.
10.Rüşvet kesin olarak kalkacak ve buna cesaret edenler şiddetle
cezalandırılacaktır.
11.Hükümdar bizzat kendisi bu usullere riayet etmeyi ve bunlara aykırı
davranmamayı kabul ettiği gibi, ulema ve devlet ricali de bu hususta yemin
edeceklerdir.

Mustafa Reşid Paşa, Gülhane’de Hatt-ı Hümâyun’u okuduktan sonra Padişah
ileride yapılacak kanunlara saygı göstereceğine dâir yemin etti. Daha sonra
Ferman’ın prensiplerinin belirtilmesine ve yürütülmesine geçildi. Reşid
Paşa, İstanbul’da okunan Hatt’ın Rumeli de ve Anadolu’da da anlaşılmasını
sağlamak için halk arasında saygı gören ulemadan iki kişiyi görevlendirdi.
Bunlar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı eyaletleri dolaşarak Tanzimat
Fermanı’nın getirdiklerini eyalet eyalet anlatacaktı. Bu prensiplerin en zor
yürütülecek olanı Müslümanlarla Gayr-i Müslimler’in kanun önünde eşitliği
idi. Artık ünlü bir deyimle “gâvura gâvur demek yasaktı”. Padişah ve
Sadrazam fırsat buldukça bu konuya bir açıklık getirmek için konuşmalarıyla
bu eşitliği belirtmeye çalışıyorlardı.

Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nu dinleyenlerin çoğu karşı olmasına rağmen Mısır
meselesi buna bağlı olduğu için ses çıkarılmamıştı. Zira İngiltere bunun
mukabilinde Mehmed Âli Paşa ile anlaşmaya yanaşmıştı. Bunu hem Abdülmecid,
hem Reşid Paşa ve hem de Osamanlı devlet ricali biliyordu.Reşit Paşa
muhalifleri Mısır meselesi halledilir edilmez, el altından Hariciye
Nâzırı’na karşı faaliyete başladılar. Daha önce Mısır meselesini anlatırken
de belirtildiği gibi, Mustafa Reşid Paşa, Mehmed Âli Paşa’ya verilen ilk
fermandaki şartların hafifletilmesini doğru bulmamıştı. O zamandaki bu
tavrı şimdi onun aleyhinde bir silah olarak kullanılıyordu. Halbuki
Londra’da hazırlanan protokolün imzası bu Fermanın Mehmed Âli Paşa
tarafından kabulüne bağlı idi. Bunu öğrenen Mısır valisi bu yönlerin
değiştirilmesini sağlamak için Osmanlı Hariciye Nâzırı’na el altından yüklü
bir rüşvet teklif etmişti.

İngilizlerle böylesine içli dışlı olan Mustafa Reşid Paşa’ya karşı
özellikle ulema sınıfı cephe aldı. Tanzimat’a taraftar olmayan devlet ricali
ve bu arada Avusturya elçisi meselenin çözülmesi için Reşid Paşa’nın
görevden alınmasından başka çarenin bulunmadığını Padişah’a duyurmanın
yolunu buldular. Daha sonra bu kişinin Mehmed Âli Paşa’nın el altından
gönderdiği rüşvetle hareket ettiği şayiası ortaya çıkarak Hariciye
Nâzırlığı’ndan azlolundu. Kendisi Edirne valiliğine tayin edilerek yerine 31
Mart 1841 günü Rıfat Paşa getirildi. Ancak Mustafa Reşid Paşa’nın görevden
alınması ile Tanzimat hareketinin durdurulmadığı da bir Hatt-ı Hümâyunu’la
Bab-ı Âli’ye bildirildi.

Osmanlı İmparatorluğu 1839 yılı başlarında, bir yıl önce imzalanan Ticaret
Antlaşması’na karşılık olarak, İngiltere’yle, Mısır valisi Kavalalı Mehmed
Âli Paşa’ya karşı bir ittifak imzalamayı umar. Mustafa Reşid Paşa, bunu
sağlamak üzere Londra’ya gelir, ama zamanın İngiltere Dışişleri Bakanı
Palmerston böyle bir şeyi kabule hazır görünmez.

Avrupa diplomasisinin eğilimlerini ve büyük devletler arasındaki güç
ilişkilerini yakından tanıyan Mustafa Reşid Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun
ayakta kalabilmesi için, bu büyük güçler arasındaki ince denge oyunundan
başka bir imkan ve bir çare göremiyordu. O ve ondan sonra gelen Türk siyaset
adamları, ne İmparatorluğun kendini tek başına savunma imkanları, ne de
Avrupa’nın çıkar gözetmeden onu ayakta tutma arzusu üzerine hayale
kapıldılar. Daha sonraları Fuad Paşa İngilizler’e Osmanlı İmparatorluğu’ndan
söz ederken “Dünyanın en güçlü devletiymiş; siz dışarıdan, biz içeriden o
kadar uğraşıyoruz da hâlâ yıkamıyoruz” diyecektir. Ama bu devlet adamları
Osmanlı İmparatorluğu’nun, Avrupa’nın dengeye duyduğu ihtiyaç sayesinde,
büyük devletlerden kâh birine, kâh ötekine tercihen de bu güçlerin tümüne
sırtını dayayarak yaşamasını sürdürebileceğine inanıyorlardı. Avrupalı
devletlerin bu kitle halindeki müdahalesi, Mustafa Reşid Paşa’ya bir
güvenlik teminatı gibi gelmişse de olayların gelişmesi bunun hiç de böyle
olmadığını gösterecektir.

İstanbul’a dönen Mustafa Reşid Paşa, reformun metnini hazırlar. Beş yüz
yıllık denge durumundan sonra bir hanedan sorunuyla karşı karşıya kalan
Osmanlı yönetici sınıfının eli kolu bağlı ve bu tehlikeyi bertaraf etmek
için her türlü çözümü kabule hazır bir halde olduğu konusunda Mustafa Reşid
Paşa’nın tahminleri haklı gibi görünmektedir. İlerici takımı metni onaydan
geçirtmek için bu korkuya dayanır. Bu takım, niyetlerinden yabancı büyük
elçilikleri haberdar etmeyi de ihmal etmeden küçük bir komite halinde
çalışır.

Yeni bir ceza kanunu yapıldı. Memur suçlarına ait yeni bir İdare Kanunu
yapıldı ve burada rüşvet için ağır cezalar konuldu. Bir çok paşalar rüşvet
suçundan mahkum oldu. Bunlar arasında Tanzimat’ın düşmanlarından Hüsrev
Paşa’da vardı.

Millî Eğitim işlerini bir düzene sokmak için “Meclis-i Daimi-i Maarif-i
Umumiye” kuruldu. Bu meclis, eğitim ve öğretim işlerini bir birliğe
kavuşturacaktı fakat yapamadı. Her şeyden önce ulemanın kontrolündeki
medreselerle baş edilemedi.

Tanzimat’ın yukarıdan gelen bir hareket oluşunun doğurduğu bir eksiklik de
şuydu: Gülhane Hatt-ı Hümâyunu, üstün otoritenin yeni Padişah’ın tek taraflı
bir beyanı idi. Açıkçası Padişah’ın vatandaşlarına bir lütfu idi.
Dolalayısıyla Hatt-ı Hümâyun’a aykırı bir eylem halinde, bunu önleyecek
Ferman’ın ilkelerine uymayı sağlayacak bir tedbir, bir müessese mevcut
değildi.

Büyük Reşid Paşa’nın İngiliz siyasî hayatını yakından izlemiş olması
dolayısıyla, Tanzimat Fermanı ile İngiliz demokrasisinin başlangıcını teşkil
eden 1215 tarihli Magna Carta (Büyük Ferman) arasında büyük benzerlikler
bulunmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu liberal hareket, liberalizmin düşmanı olan
Rusya ve Avusturya tarafından hoş karşılanmadı.

Rusya, hoşnut olmamakla birlikte Tanzimat’ı Osmanlı Devleti’nin iç işlerine
karışmak için iyi bir fırsat bildi. Tanzimat’ın ilanından kısa bir süre
sonra , Ferman’daki ilkelerin Ortodoks teb’aya iyi uygulanmadığından
şikayetle Osmanlı Devleti’ne akıl öğretmeye kalktı.

Menfaatleri haleldar olanlar ile iktidarlarını başıboş, istediği gibi
kullanan Paşalar da Tanzimat’tan hiç memnun olmadılar. Bunların başında
sadrazamlık yapan Hüsrev Paşa geliyordu. Bir çok valiler de yetkileri
sınırlandığı için Tanzimat’ın düşmanları arasındaydı. Bunların içinde
kılıcını çekip “Ah Tanzimat ah Tanzimat” diyerek minderlere kılıç sallamakla
öfkesini gidermeye çalışanlar vardı.

Mora’daki yaşamı genç Mustafa’ya ilmiye sınıfı yaşantısının kendisi için
uygun olmadığını da göstermiş, bunun üzerine pek çok genç Müslüman gibi
Bâb-ı Âli’nin yeni düzenlenmiş olan katiplik bölümüne girmek istemiştir.
Ancak aşırı rekabet yüzünden pek çok kere sınavları başaramamış, sonunda
amcasının dostu ve eski meslektaşı Beylikçi Akif Efendi aracılığıyla işe
alınmıştır. Mustafa Reşid, mesleğinde kısa zamanda yükselmiştir.
Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra başlayan Rus savaşında (1826-1828)
Mustafa Reşid, Akif Efendi’nin önerisi ile Sadrazam Selim Paşa’nın
mühürdarlığına getirilip, Şumnu cephesine gitmiştir.
Ferman yabancıların Osmanlı işlerine giderek artan bir ölçüde karıştıkları
bir dönmede yayımlanıyordu. Ancak Ferman Avrupalı ya da İngiliz baskısına
bir ödün olarak değil de, başlatılan reformları sürdürmek için
yaygınlaştırmak, Osmanlı ihtiyaç ve sorunlarını karşılamak için Mustafa
Reşid Paşa tarafından kaleme alınmıştı.

Padişah’ın vaatlerinin yerine getirilmesi için, yasaların çıkartılması
için ve yürütülmesi de 1838’de Bâb-ı Âli’de kurulan Meclis-i Ahkâm-ı
Adliye’ye verilmişti.

Tanzimat bildirgesinde üç temel nokta vardır:
1.Padişah’ın kendi egemenlik hakkını sınırlandırması,
2.Kişiye bağlı can, mal ve onur korurluğu haklarının padişahın egemenlik
haklarından çıkartılıp yasal düzenlemelere bağlanması,
3.Yürütmenin “Mevad-ı Esasiye” olarak nitelenen ilkeler uyrınca
düzenlenecek yasalarla çalışması,
Bu üç ilke yasama, yürütme ve yargı organlarının özerkliği oranında etkin
bir biçimde uygulanabilecek ilkelerdir. Aslında Tanzimat bildirgesinin en
kapalı yanı yürütmeyi bağlayacak “Mevad-ı Esasiye” nin nelerden oluştuğu
noktasıdır. Yüksek Şûra’nın protokolü, söz konusu “Mevad-ı Esasiye”yi şöyle
belirler:
ü Devlet yönetimi yeni kanunlara göre düzenlenecektir,
ü Bu kanunlar şeriata uygun olacaktır,
ü Bu kanunların amacı,sayılan üç hakkın(can, mal,onurun korunması hakları)
dokunulmazlığını sağlamak olacaktır,
ü Bu kanunlar din farkı gözetmeksizin bütün Osmanlı teb’asına eşitlikle
uygulanacaktır,
ü Hükümdar bunlara aykırı eylemelerde bulunmayacağına söz verecektir.

Tanzimat Bildirgesi’nin getirdiği yeni kurumlardan biri de yasama görevini
yerine getirecek sürekli meclislerin kurulamasını ön görmesidir. Bu
meclislerin üyeleri asker–sivil bürokrasi ve ulemalardır. Böylece yasama
açısından da bürokrasi belirli bir ağırlığa sahip olmuştur. Kısacası Sened-i
İttifak’ta âyan ve diğer hanedanlarla hükümdar arasında yapılan sözleşme, bu
kere hükümet ile hükümdar arasında gerçekleştirilmiştir. Hükümet ise,
merkezî bürokrasinin üst organı olduğu için Tanzimat Bildirgesi’ndeki
egemenlik paylaşımı, hükümdar ile bürokrasi arasındadır.
Islahatların devamı olarak Tanzimat’ı tamamlayıcı nitelik taşıyan Islahat
Fermanı imzalanmıştır. 1856 Islahat Fermanı sadrazam, dışişleri bakanı,
şeyhülislam ve batı Avrupa devletlerinin temsilcilerinin katıldığı bir dizi
tartışmalı toplantı sonunda yayınlandı. Bu Ferman,1839 Tanzimat
Bildirgesi’nden bağımsız düşünülemez. Tanzimat Bildirgesi’nde ileri sürülen
vaatlerin gerçekleşmesine ilişkin bir dizi somut tedbirleri içerir. Bu
tedbirlerin başlıcaları şöyle sıralanabilir: Bütçe yapılaması, bir bankanın
kurulması, ekonomik kalkınma için Avrupa sermayesi ile o ülkelerin yetkili
uzmanlarının çağrılması, karma mahkemelerinin kurulması. Bu somut tedbirler,
Osmanlı ıslahatlarının, ekonomik bağımlılığını pekiştiren birer çerçeve
oldukları konusundaki kanımızı güçlendirmektedir.

1856 Fermanı, yerel yönetimler ve cemaat meclislerinde halkın temsil
düşüncelerini tartışmaya başlayan ilk resmî bildirgedir.

Diğer yandan Osmanlıların ekonomik, kültürel ve toplumsal dışa bağımlılığını
daha da artıran bir yapıdadır.

Mustafa Reşid Paşa, can ev mal güvenliğini getirmek suretiyle bizzat
kendisinin ve bezerlerinin hayatî çıkarlarını sağlama almış oluyordu.
Reşid’in hâmisi Pertev dahi kendisini celladı kemendinden kurtaramamış olan
devlet adamlarından biriydi.

Tanzimat’ın bir müeyyidesi Avrupa devletleri idiyse, diğer bir yaptırımı da
Allah’tı. Ferman, aykırı davranışta bulunanlara “Allah’u Teâlâ
Hazretleri’nin lanetine mazhar olsunlar, ve ilelebet felah bulmasınlar” diye
beddua ediyordu. Bu sırada iktisadî ve askerî iflaslar sonucunda Osmanlı
bağımsızlığının önemli ölçüde azalmış olması, Tanzimat’ın büyük mimarı Reşid
Paşa’nın siyasetini İngiliz desteğiyle yürütmüş bulunması, Tanzimat’ın ve
onun getirdiklerini reddetmemiz için bir neden olamaz. Tanzimat’ın
uygarlaştırıcı, toplumu geliştirici yönlerini görmemek, bunları takdir
etmemek bağnazca bir davranış olur. Ama devletin düştüğü durumu, dış etkenin
olağanüstü ağırlığını da görmemezlikten gelmek, en azından gerçekçi Gayr-i
Müslimlerin eşitlik ilkesinin ilan edilmesi, şüphesiz ki sevinilecek bir
olaydı. Ama onların ya da bir bölümlerinin ayrıcalıklı zümreler
oluşturmaları eleştiriye değer bir noktadır. Aynı şekilde lonca sanayiinin
yıkılıp yerine çağdaş bir sanayi kurulmadan Osmanlı ülkesinin Batı’nın
sanayi ürünlerine açık Pazar olması da tepkisiz karşılanabilecek bir durum
sayılamaz.

Mustafa Reşid Paşa, diplomatik faaliyetlerde Avrupalı devletlerin, özellikle
Fransa ve İngiltere’nin şu iki hususun lüzumuna ve zaruretine inandırarak,
onların bu konuda yardım ve desteğini sağlama gayesi gütmüştür:
1.Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü ve istiklali, Avrupa barışı
için şarttır. Ayrıca, İngiliz ve Fransız menfaatlerinin korunması ve devamı
için imparatorluğun bütünlüğü ve istiklali Rusya’ya ve ayrılıkçı hareketlere
karşı müdafaa edilmelidir.
2.Reşid Paşa’nın diplomatik faaliyetleri sonunda elde etmek istediği
hedeflerden ikincisi de Osmanlı İmparatorluğu’nu reformlar yoluyla
modernleştirmede, kuvvetlendirmede Avrupa’nın tasvip ve yardımını temin
etmektir. Çünkü o Avrupa medeniyetini almadan iç ve dış meselelerimizin
çözülebileceğine kanaat getirmiyordu. Bu konuda kendisi aynen şöyle
söylüyordu: “…Biz medeniyetsiz hiçbir şey asla olamayız. O medeniyet de
sadece Avrupa’dan bize gelebilir…”

Tanzimat dönemi edebiyatının önde gelen şahsiyeti İbrahim Şinasi Efendi,
Büyük Reşid Paşa’nın yetiştirmesidir ve ona hayrandır. Büyük Reşid Paşa
nasıl bu eseriyle Türk tarihinde yeni bir devir açmışsa, Şinasi de Türk
edebiyatında yeni bir devir açmıştır.

Şinasi’nin kasidelerinde Büyük Reşid Paşa’nın, adeta yeni bir dinin
“medeniyet dininin resûlü” olarak yüceltilmesi dikkat çeker.

Şinasi’ye göre Reşid Paşa Türk tarihine şekil veren “yeni aydın tipi”nin
ilk örneğidir. Yeni Türk tarihine Büyük Reşid Paşa’dan itibaren, onun gibi
Batılı, çağdaş fikirleri temsil eden aydınlar şekil verirler.

Canning “Life” adlı kitabında Mustafa Reşid Paşa’dan şöyle bahsetmektedir:
“Reşid, kendi snıf ve ırkından olan kimselerden çok daha başka beni cezbeden
meziyetlere sahipti. Kendisi Mora’da doğmuş olmamasına rağmen orada
büyümüştür… Genç yaşında İstanbul’a gelerek resmi mesleğine başlamıştır.
İlk nazarını çektiği zaman, kendisi Bâb-ı Âli’de âmedci olarak bulunuyordu.
Bu sıfatı haiz olarak 1832’de Tarabya’da Osmanlı hükümeti ile üç müttefik
hükümetin mümessilleri arasında Yunanistan’ın toprakça büyümesi hakkında
varılan kararların bir muahede haline koymuştuk. Kendisi Çerkez’e benzerdi.
Zeki ve canlı idi. Ortadan daha kısa, umumî görünüşü câzip, neşeli bir
tabiatı vardır. O zamanlar kendisini pek az gördümdü. Sonraları Londra’ya
Sultan’ın sefiri olarak geldiği zaman ahbaplığımız tazelendi. Türkiye’deki
reform bahsi üzerinde bana açıldığını hatırlarım.”

Reşid Paşa’nın Tanzimat hareketini ilanına karar vermesinde müessir
sâikler ve muhtelif tesirler üzerinde duran Prof. Cavid Baysun,
Abdülmecid’in Reşid paşa’ya olan muamelesi hakkında:
Genç hükümdar, Reşid Paşa’ya karşı çok mültefit davranıyor, fikirlerine
kıymet veriyordu. Paşa’nın uzun müddet Avrupa’da bulunmuş olması, siyasî
vaziyete herkesten ziyâde vâkıf bulunması diğer vükelâ ile aralarındaki
farkı derhal meydana çıkarmış, nüfuzunu ve kıymetini arttırmıştı.
Abdülmecid, Reşid Paşanın ikna edici sözlerinin ve doğru görüşlerinin tesiri
altında kaldığından Tanzimat fikirlerine müsait bulunmuştu. Bunda belki
padişahın genç ve tecrübesiz olup babası kadar mutlak hükümdarlığın bütün
zevklerini tamamen kavramamış olması da âmildi.

Ord. Prof. Hâmid Ongunsu da, Reşid Paşa hakkında şunları söylemektedir:
“Nizip mağlubiyetinin ertesinde ve II.Mahmud’un ölümü ile genç Padişah
Abdülmecid’in tahta çıkmasını mütakip, Gülhânede merasimle okunan Hatt-ı
Hümâyun ve bu hat ile başlayan Tanzimat-ı Hayriye hareketi, bu müsait muhit
ve şartların, daha doğrusu devleti kurtarmak üzere yeni bir hamle yapmak
zaruretinin mahsulü sayılabilir. Avrupa’da uzun müddet elçi olarak çalışmış
olan ve mülâkat ve telkinleri ile Hatt-ı Hümâyun’un neşrini padişaha kabul
ettiren ve hatta, hattı bizzat kaleme alan Mustafa Reşid Paşa, muhakkak ki
günün şartlarını en iyi kavramış bulunan devlet adamı idi.”

AHMET CEVDET PAŞA, Tezâkir, 1-12, Yayınlayan: Cevdet Baysun, Türk Tarih
Kurumu Yayınları, Ankara 1986
AKŞİN, Sina, “Siyasal Tarih (1789-1908)”, Türkiye Tarihi 3, Osmanlı Devleti
1600-1908, Cem Yayınevi, İstanbul 1997
ARMAOĞLU, Fahir,19.Yüzyıl Siyasî Tarihi(1789-1914), Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara 1999
BERKES, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı Yayınları, İstanbul 1978
ÇAVDAR, Tevfik, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi (1839-1950), İmge Kitabevi,
İstanbul 1999
ERYILMAZ, Bilal, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İşaret yayınları,
İstanbul 1992
KAPLAN, Mehmet, “Mustafa Reşit Paşa ve Yeni Aydın Tipi”, Mustafa Reşid Paşa
ve Dönemi Semineri (Bildiriler), 13-14 Mart 1985, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara 1987
KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c.V, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara
1983
KAYNAR, Reşat, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, Türk Tarih Kurumu Yayınları,
Ankara 1991
KODAMAN, Bayram, “Mustafa Reşit Paşa’nın Paris Sefirlikleri Esnasında Takip
Ettiği Genel Politikası”, Mustafa Reşid Paşa ve Dönemi Semineri
(Bildiriler), 13-14 Mart 1985, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987
KURAN, Ercüment, “Reşid Paşa”, İslam Ansiklopedisi, c.VIII, M.E.B.
Yayınları, İstanbul 1986
Osmanlı Ansiklopedisi, Komisyon, c.VI, İz Yayıncılık, İstanbul 1996
SHAW, Stanford J., Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye,
c.II, E Yayınları, İstanbul 2000
TİMUR, Taner, “Mustafa Reşid Paşa Nasıl Düşürüldü, Bir Osmanlı Hükûmetinin
Anatomisi”, s.370-376, Tarih ve Toplum Dergisi, 18, 1985
YERASİMOS, Stefanos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Tanzimat’tan I.Dünya
Savaşına, Türkçesi: Babür Kuzucu, Bilge Yayınları, İstanbul 1987

Mustafa Reşit Paşa Kimdir? Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

 Son Yazılar FriendFeed
reklam
Smart Backlink
reklam
reklam

Son Yorumlar

Ödev Ödev